Haritadan Firma Ara
  Prof.Dr. Enis ŞAHİN  
 
 
  Fikir Köşesi
  Tüm Yazılar
  Tüm Yazarlar
  Yazarın Tüm Yazıları
  Tüm Şiirler
  Yazarın Özgeçmişi
 
Web Siteniz Yok mu?
 
  Büyük Atatürk’ün Vasiyet...
  Büyük Atatürk’ün VasiyetnâmesiTürkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kema...
  Yazının Devamı »
 
  Cumhuriyet'e Giden Yol III: ...
  Türkiye Cumhuriyeti'nin İlânı ...
  Yazının Devamı »
 
  Cumhuriyet'e Giden Yol I: Kur...
  Kurtuluş Savaşı'nda Cumhuriyet İzleri...
  Yazının Devamı »
 
  Türk Millî Mücadelesi'nin B...
  1914 -1918 yılları arasında gerçekleşen Cihan Harbi (I. Dünya Savaşı), Dünya Tari...
  Yazının Devamı »
 
 
 
 
izlenme: 4267 
|
Web Siteniz Yok mu?
Cumhuriyet'e Giden Yol II: Türkiye Cumhuriyeti'nin İlânıyla İlgili Son Gelişmeler
İstanbul’un 6 Ekim 1923’te kurtarılmasını ve Ankara’nın 13 Ekim tarihinde başkent yapılmasını müteakiben, kafalardaki Ankara – İstanbul ikiliği ortadan kaldırılıyor ve ülke merkezi tercihi, bir daha tartışılamayacak şekilde Ankara olarak tescil ediliyordu. Bu hamle, Anadolu hareketinin liderlerini daha cesur ve cüretli davranmaya itmiştir. İtilaf devletleri birliklerinin ülke sathından kovulmasıyla da, daha çok dahilî meselelerle ilgilenmeye başlayan TBMM hükümeti, bilhassa sonuç getirici hamlelere girişti. Bunların en önemlisi, rejimin adının konulması hususuydu. 23 Nisan 1920’de, Anadolu bozkırının ortasındaki Ankara’da bir devlet, yepyeni bir devlet doğmuştu. İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’ya geçen mebuslarıyla, Ankara’nın yapmış olduğu seçimlerden sonra seçilen vekiller, ortak amaçta birleşerek TBMM’yi oluşturmuşlar ve yeni bir süreç başlatmışlardı. 23 Nisan’da kurulan bu yapı, esasında Anadolu ve Trakya’yı kapsayan ve Türklerin yaşadığı son coğrafyada, son Türk devletinin tesis edildiğinin de müjdecisi durumundaydı. Tüm Kurtuluş Savaşı boyunca cumhuriyet ile ilgili pekçok gelişme ve uygulama olmasına rağmen, bu genç Türk devletinin adı bir türlü konulmamıştı, konulamamıştı. Belki de bunun sırası gelmemişti veya erken bulunmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk adlı eserinde de belirtildiği gibi, muhtemelen uygun zamanın gelmesi beklenmişti. 
 
Sebebi ne olursa olsun, üçbuçuk yıldır yaşayan bu genç devletin henüz resmî bir adı yoktu. Ankara’daki idareciler, bu devletle ilgili olarak genellikle TBMM hükümeti sıfatını kullanıyorlardı. İstanbul’daki hükümet daireleri ise, bu yapı için Ankara hükümeti ve çoğunlukla, biraz da küçük göstermek amacıyla “Kemalîler” ve “Ankara cenahı” gibi ibareler kullanmayı tercih ediyorlardı. İtilaf devletleri ve haricî hükümetler ise, TBMM hükümetini nitelemek için, daha çok Ankara hükümeti, yeni Türk/Türkiye hükümeti ve Kemalist hükümet gibi tabirleri kullanıyorlardı. Ancak hangisi tercih edilirse edilsin, devletin henüz resmî bir adı yoktu. Önemine binaen, bu meselenin mutlaka çözüme kavuşturulması gerekiyordu. Bu coğrafyada, Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan bu devletin adı ne olacaktı? Millet Türk Milleti idi, ama onun kurduğu devletin adı nasıl tanımlanacaktı? İşte Ankara’nın resmen başkent yapılmasından sonra, Anadolu’daki hükümet daireleri bu meseleye el attılar. Onlar 1923 yılının güz mevsiminde, askerî zaferin elde edilmesi ve barış antlaşmasının imzalanmasını müteakiben, kendilerinin “ne olduklarını” tanımlamayı düşündüler. Başka bir ifadeyle, “23 Nisan 1920’de doğan, adı henüz konulmayan ve üçbuçuk yıllık büyük bir varoluş mücadelesi vererek rüştünü ispatlayan bu gürbüz çocuğa” artık “kutlu bir isim” koyma zamanının geldiğine hükmettiler. Devletin adını koymak, içeride ve dışarıda bu yapıyı daha saygın ve itibarlı bir duruma getirecek, ona nüfuz ve otorite kazandıracak, dahası kimliğini tescil ettirmiş olacaktı. 
 
Kurtuluş Savaşı boyunca Mustafa Kemal Paşa’nın riyasetinde bulunan TBMM’nin uygulamaları, gidişatın cumhuriyete doğru olduğunu fazlasıyla ortaya koymuştu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndaki maddeler ve buna göre yapılan tatbikat, hep cumhuriyeti işaret etmişti. Bir yıl kadar önce saltanatın kaldırılması, Türkiye’de demokrasi ve cumhuriyetin önündeki engelleri kaldırma konusundaki en önemli hamle olmuştu. Nihayet 13 Ekim 1921’de Ankara’nın başkent yapılmasından sonra düğmeye basıldı ve uygun zamanın geldiği düşüncesiyle, Türkiye’de rejimin adının konması projesi hayata geçirilmeye başlandı. Ama bu son anda bile, sürecin gerçekleşmesi için bir dizi yeni adıma daha ihtiyaç vardı. Zira 14 Ağustos’ta görevine başlayan İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu), bir siyasî bunalım sonucunda işbaşına gelmişti. İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf Bey ile Hariciye Vekili İsmet Paşa arasında, Lozan Barış Antlaşması konusunda beliren ve gittikçe şiddetlenen anlaşmazlık, nihayet Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa yanında tavır takınmasıyla halledilebilmiş, sonuçta Rauf Bey de görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır. İşte Ali Fethi Bey, kendisinden önce başlayan bu çatışma sürecinin çok nazik bir evresinde başbakan olarak görev almak zorunda kaldı. Ancak bu görev değişikliğinden sonra da, gerek Meclis ve gerekse İcra Vekilleri arasındaki gerginlik ve çatışma azalmamış, aksine artma eğilimine girmişti. Zira o dönemde, İcra Vekilleri Heyeti’ndeki vekiller, kanuna göre Meclis tarafından tek tek seçiliyorlar, güvenoyunu tek tek alıyorlardı. Dolayısıyla heyet üyeleri arasında görüş farkları olduğu gibi, Halk Fırkası Grubu içerisinde de yeni hükümete karşı çıkanlar vardı. Bu nedenle Fethi Bey’in göreve başlamasından kısa bir süre sonra, yine aşılamayan bir hükümet bunalımı patlak verdi. 
 
Ankara’nın başkent olmasından on gün sonra, 23 Ekim 1923’te TBMM ikinci başkanı Ali Fuat Paşa görevinden istifa etti ve ordu müfettişliği görevine atanma talebinde bulundu. Uygun görülen bu istifa talebinin müteakiben, aynı tarihte dikkatini ve çalışma gücünü hükümet başkanlığı görevinde yoğunlaştırmak isteyen Fethi Bey de, ilaveten üzerinde bulunan Dahiliye Vekâleti görevinden istifa etti. İstifalar üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın denetim ve idaresindeki Halk Fırkası yönetimi tarafından, Meclis ikinci başkanlığı ve Dahiliye Vekilliği için gösterilen adaylar, Halk Fırkası Meclis Grubu engeline takıldılar ve seçilemediler. Bu beklenmeyen durumun şoku atlatılmadan, diğer büyük bir şok gecikmeden geldi: 25 Ekim’de Meclis ikinci başkanlığı görevine, fırka yönetiminin onayının aksine Rauf Bey seçildi. Mustafa Kemal Paşa için bu seçimin anlamı oldukça açık ve acıklıydı: Halk Fırkası Meclis grubu, daha önce Lozan Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa ile anlaşmazlığa düştüğü için görevinden istifa etmek durumunda kalmış olan Rauf Bey’i tercih edip, Mustafa Kemal Paşa’nın da desteklediği adayları seçmemekle, rengini belli etmiş oluyor ve bu siyasî çatışmada İsmet Paşa’ya karşı Rauf Bey’i tuttuğunu açık bir surette ortaya koyuyordu. Grubun böyle davranmasının bir manası da, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı açık bir tavrın alınmasıydı. Böyle davranılarak İsmet Paşa’ya karşı Rauf Bey ön plâna çıkartılıyor, sonuçta Mustafa Kemal Paşa’nın desteklediği adayı başarısız göstererek, esasında Paşa’ya da aynı vurgu yapılıyordu. Daha yeni kurulmuş olan Halk Fırkası içindeki bu siyasî anlaşmazlık, parti içerisindeki heterojen yapıyı bir kez daha ve oldukça ağır bir tarzda ortaya koyuyordu. 
 
Bu büyük siyasî çatışmanın devamında hükümet üyelerinin toplu olarak istifası gündeme gelecektir ki, tüm bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa Nutuk adlı eserinde şu şekilde izah etmekte ve baskın liderlik vasfının güzel örneklerinden birini sunmaktadır: “Efendiler, Halk Fırkası’nın Rauf Bey’i, kendisi toplantıda bulunmadığı halde Meclis ikinci başkanlığına, Sabit Bey’i de Dahiliye Vekilliği’ne seçtiği tarih, 25 Ekim 1923 Perşembe günüdür. Aynı gün ve ertesi Cuma günü hükümet üyeleri Çankaya’da benim başkanlığımda toplandı. Gerek hükümet başkanı Fethi Bey’in ve gerek diğer bakanların istifa etmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu bildirdim. Meclisçe yeni hükümet seçildiğinde, şimdiki hükümette bulunan üyelerden yeniden seçilenler olursa, onlar bu seçimden sonra da istifa ederek, yeni hükümete katılmayacaklardır esasını da kabul ettik. Yalnız o zamanlar bakanlar gibi seçilen ve kabineye dahil bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa bu kararın dışında bırakıldı. Çünkü ordu yönetim ve komutasının rastgele birisine verilmesi doğru görülmedi”. Burada alınan karar 27 Ekim’de uygulama alanına konularak, Ali Fethi Bey başkanlığındaki İcra Vekilleri Heyeti TBMM’ne istifasını sundu. Ancak mesele bu gelişmeyle de sona erdirilemedi. Zira yeni bir bakanlar kurulunun oluşturulmasıyla ilgili tüm çabalar sonuçsuz kaldı. 
 
Türkiye Büyük Millet Meclisi içerisindeki değişik siyasî eğilimli gruplar arasında bir uzlaşmanın sağlanamaması ve seçilmek için gerekli oy çoğunluğuna hiçbir grubun adayının ulaşamaması, sonuç alınamamasının en önemli sebebiydi. Netice itibariyle hükümetin kurulamaması, siyasî problemin daha da derinleşerek devam etmesine neden oluyordu. Bu aşamada liderliğini tekrar gösteren Mustafa Kemal Paşa, sonuçlarını ve çözümünü önceden düşünüp hazırladığı, yeni bir hükümetin kurulamamasıyla gerçekleştirmek istediği fakat bunun için önce uygun bir fırsat yakalamaya çalıştığı siyasî amacına aslında oldukça yaklaşmış bulunuyordu. O’na göre, artık milletvekillerinin hükümete tek tek üye seçmesi yönteminden, kabine sistemine geçilmesi zamanı gelmişti. Bunun yolu da, bir an önce cumhuriyetin ilân edilmesinden ve cumhurbaşkanının seçilmesinden geçiyordu. Paşa’ya göre meselenin esası, anayasadan kaynaklanıyordu. İcra Vekilleri Heyeti’ne girecek olan üyelerin Meclis tarafından tek tek seçilmesi, hemen hemen her zaman güç olmakta ve daha da önemlisi, İcra Vekilleri Heyeti içinde ortak bir görüş birliğine varılmasını zorlaştırıyordu. Zaten ilke olarak da rejime adını koyma zamanının geldiğini düşünüyordu. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa’nın uzun zamandır düşündüğü ve bazı olaylarla düşüncesini belli ettiği cumhuriyet rejimiyle ilgili son hamleyi yapma zamanının geldiği, şartların da zorlamasıyla bir mecburiyet halini almıştı. Cumhuriyet düşüncesine öteden beri samimiyetle inanmış olan Mustafa Kemal Paşa, onun ilânını, aşılamayan mevcut siyasî problemlerin çözümünün de mecburî  bir yolu olarak görüyordu.  
 
Gazi Paşa, cumhuriyet ile ilgili en son hamlelerini 28 ve 29 Ekim tarihlerinde cesaretle atmaya başladı. Konuyla ilgili kesin düşüncelerini, 28 Ekim gününün akşamında önce en yakın gördüğü çevresine açıklamayı tercih etti. O günü Nutuk’tan takip etmek ve cumhuriyetin ilânına gidişin ayrıntılarını, Paşa’nın ağzından okumak, gerçekten çok heyecan vericidir: “Gece olmuştu. Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşalara rastladım… Akşam yemeğine gelmelerini, Millî Müdafaa Vekili Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya’ya gittiğim zaman, orada beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Beylerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum. Yemek sırasında; “yarın cumhuriyeti ilân edeceğiz” dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak, arkadaşları görevlendirdim. Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz! O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık”. Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal Paşa, düşündüğü, inandığı ve bilhassa TBMM’nin kurulduğu andan itibaren fiilen uygulanan cumhuriyet fikrini tam anlamıyla uygulamaya koymuş, artık son aşamaya gelmişti. Konuyla ilgili düşüncelerini ve yapacağı icraatı şu yedi kişiye; İsmet Paşa, Kâzım Paşa, Kemalettin Sami Paşa, Halit Paşa, Ali Fethi Bey, Fuat Bey ve Ruşen Eşref Bey’e açıklamış ve onlarında bu düşünceye iştirakiyle, anayasada gerekli değişiklikleri yaparak sonuca ulaşmaya karar vermişti. 

Not: Konunun devamı, dizinin üçüncü ve son yazısı olan “Cumhuriyet’e Geden Yol III: Türkiye Cumhuriyeti’nin İlânı” adlı yazıda ele alınacaktır.
 
 

Prof.Dr. Enis ŞAHİN

Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi    
 
 
 
Eklenme Tarihi: 06/11/2015
 
 
Yazılarla ilgili tüm hukuki sorumluluk yazıyı yazan kişiye aittir.
 
 
geri dön
Haberler
sayfa başı
Haberler
tüm yazılar
Haberler
yazdır
Haberler
tavsiye et
|
Yazıya Yorum Bırakın
Misafir Avatar
İsim
E-Posta
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.
  SON EKLENEN YAZILAR
Trakya Üretsin, İstanbul Yesin! 04/02/2016
Büyük Atatürk’ün Vasiyetnâmesi 02/02/2016
Ünlülerin Sıkça Kullandığı Dukan Diyeti Nedir? 12/12/2015
Vücudunuzdaki Yağlara Veda Edin, Nasıl Mı? 05/12/2015
Hazan Mevsiminde, Yaprakların Dansı 26/11/2015
Cumhuriyet'e Giden Yol III: Türkiye Cumhuriyeti'nin İlânı 24/11/2015
Tarihin Akışını Değiştiren Türk 10/11/2015
Cumhuriyet'e Giden Yol II: Türkiye Cumhuriyeti'nin İlânıyla İlgili Son Gelişmeler 06/11/2015
Artık Gözler Vaatlerde, Neydi Bu Vaatler 03/11/2015
Cumhuriyet'e Giden Yol I: KurtuluŞ Savaşi'nda Cumhuriyet İzleri 01/11/2015
Türk Millî Mücadelesi'nin Başlangıcı ( Mayıs-Haziran 1919 ) 27/10/2015
Bir lokma Salçalı Ekmeği Ne Çok Özledim 24/10/2015
Sabahları Yorgun Mu Uyanıyorsunuz? 21/10/2015
24 Nisan Tarihinin Manâsı Ve Dünyadaki Ermeni Soykırım Anıtları 19/10/2015
XIX. Yüzyılda İngiltere?nin Akdeniz Politikalarına Dair 02/10/2015
Erkekler Neden Aldatır? 20/09/2015
Pkk, Şehirlerde Neyin Peşinde? 14/09/2015
Tatilden Dönenler Mutlaka Okuyun? 02/09/2015
Lozan Antlaşması Sonrasındaki Ermeni Pişmanlıkları 31/08/2015
Çin'deki Ekonomik Tsunami Türkiye'yi De Vurdu 26/08/2015
 
 
tüm yazılar