|
|
|
29 Ekim 1923’te Türkiye’de Cumhuriyet’in ilânı, binlerce yıllık Türk Tarihi’nin en önemli hadiselerinden birisi, belki de en önemlisidir. Bu mühim olayla hanedana bağlı monarşik hakimiyetin yerini, Türk Tarihi’nde ilk defa olmak üzere millete bağlı demokratik hakimiyet almıştır. Bu gerçekten de tarihî bir andır ve yönetimin kişiden alınıp millete verilmesiyle yeni ve modern bir süreç başlamıştır. Bu dönem, Türkiye Cumhuriyeti için modern dünyada var olarak, çağın gerektirdiği şartları yerine getirip, çağdaş bir devlet olma çabasını uygulama alanına koymuştur ve bir ilktir, bir milâttır. 92 yıl önce yapılan bu büyük ve anlamlı başlangıçla Türkiye büyük mesafeler aldığı demokrasi ve cumhuriyet yolculuğuna başlamış, bazen sıkıntılı süreçlerden geçilse de, Büyük Atatürk’ün koymuş olduğu hedeflere emin adımlarla yürümektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânının baş mimarı Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır ve genç subaylık yıllarından itibaren kafasında oluşturduğu geniş kapsamlı bir programla uzun vadede başarıya ulaştırılan bir süreçtir. Cumhuriyet kavramı, Millî Mücadele sürecinde kendisini “millî irade”, “millî hakimiyet” gibi ibarelerle göstermiştir ve Cumhuriyet’in henüz ilân edilmediği bu dönemde Mustafa Kemal Paşa’nın üzerinde en çok durduğu hususlardan birisi, “millî iradenin tebellürü için seçime gidilmesi” hususudur. Genç Mustafa Kemal’in daha Harp Okulu yıllarında, “yıkılmak üzere bulunan bir imparatorluktan, millî bir Türk devleti ortaya çıkarma” düşüncesinde olduğunu, sınıf arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın hatıralarından anlamak mümkündür. Aynı dönemde kendisinin meşrutiyet idaresinden yakındığı ve yakın çevresine bu idarenin zaaflarından bahsettiği de bilinmektedir. Sonradan Cumhuriyet konusundaki ısrarı ve bu düşüncesini fiiliyata dökmesi, konuyla ilgili zihninde yer eden uzun süreli bir birikimin sonucunda olduğu anlaşılmaktadır. Bütün bunlar, Mustafa Kemal Paşa’nın hayatında, ilân edilmesinden önce de sürekli bir cumhuriyet fikrinin olduğu ve gelişmelerle birlikte bu fikrin sürekli olarak bir olgunlaşma sürecinde bulunduğu şeklinde değerlendirilmektedir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk dönemlerinden itibaren, Mustafa Kemal Paşa’nın zihnindeki Cumhuriyet düşüncesinin tezahürlerini ve izlerini takip edebilmek mümkündür. Öyle ki 1919-1922 yıllarını kapsayan bu dört yıllık süreç, bunun izleriyle doludur… Adeta adım adım, sessiz sessiz, henüz adı konulmayan bir cumhuriyet idaresine gidiş vardır… Bunun ilk tezahürlerinden birisi ve Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç aşamasının belki de en önemli belgesi durumunda olan Amasya Genelgesi’dir. Bu tamimin dayandığı aslî hususlardan birisinin “millî irade” olduğuna ve milletin bağımsızlığının yine milletin azim ve kararıyla kurtarılacağına dair kesin inancın varlığına şüphe yoktur. Milletin bağımsızlığının yine milletin azim ve kararıyla kurtarılacağı ilkesi, kesin olarak cumhuriyet teriminin kapsamı dahilinde düşünüldüğünün de kesin kanıtıdır. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın bu inançla yürütüldüğü ve sonuca bu düşüncelerle ulaşıldığı bilindiğine göre, süreçte sürekli olarak bir cumhuriyet düşüncesinin varlığı ve takip edildiği rahatlıkla belirtilebilir. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu yolculuğunda, Cumhuriyet ile ilgili en önemli izlerden birisi, Erzurum Kongresi günlerinde ortaya çıkmıştır. Mazhar Müfit Kansu’nun “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adlı iki ciltlik eserinde kaydedilen bazı satırlar, Cumhuriyet’in iması dahi değildir, bizatihi kendisidir. Nitekim söz konusu hatıralar takip edildiğinde, 20 Temmuz 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Mazhar Müfit Bey’e kaydettirdiği şu ifadeler, kâhin olmayı gerektirmeyecek bir açıklıkta cumhuriyete yönelişin ifadeleridir: “Açıkça söyleyeyim, şekl-i hükümet zamanı gelince cumhuriyet olacaktır”. Ancak bu açık ifadelerin gerçekleşmesi için, dört yıldan fazla bir zamanın geçmesi gerekecektir. Zira Büyük Atatürk’ün Nutuk adlı eserinde de belirttiği gibi, “uygulamayı birtakım safhalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak, milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmak” yolunu izlemek gerekiyordu. Kısacası şartların olgunlaşmasının beklenmesi gerekiyordu. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ortaya çıkardığı en önemli sonuçlardan birisi, “millî hakimiyet” prensibiydi. Her iki kongrenin kararlarında da, yapılacak mücadelenin bizzat millete dayandırılacağı açıkça ifade ediliyordu. Memleketin kaderinin millet tarafından belirlenmesi demek, cumhuriyet kelimesinin taşıdığı anlamın farklı bir ifadesinden başka bir şey değildi. O günlerde hemen herşey millî kelimesiyle ifade ediliyordu: millî irade, millî hakimiyet, misak-ı millî, meclis-i millî, millî kongre, millî sır, millî hareket, millî istiklâl, millî bayram, millî mücadele, millî kuvvetler, millî siyaset gibi… Herşeyin millî olması demek, gelişmelerin millet odaklı gerçekleştirileceğine işaret etmekteydi ve nitekim öyle de yapıldı. O dönemde gerek Sivas’ta ve gerek Ankara’da yayınlanmaya başlanan ve millî hareketin sözcülüğünü yapan gazetelerin isimleri de tesadüfen konulmamıştı: “İrade-i Milliye” ve “Hakimiyet-i Milliye”. Kurtuluş Savaşı’nda cumhuriyete ait en önemli gelişme, hiç şüphe yoktur ki, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanması ve yeni bir Türk devletinin hayata geçirilmesidir. Bu tarih, Anadolu ve Trakya coğrafyasını kapsayan son Türk devletini haber veriyordu. Evet, her Türk’ün kalbinde sonsuza kadar yaşayacak, yaşatılacak olan Türk devletinin habercisi olan Türk devletinin tarihi, kuruluş tarihi. Hem kuruluş ilkelerinde ve hem de ilk anayasasında, “egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir, yönetim şekli halkın kendi geleceğini kendisinin tayin etmesi esasına dayanmaktadır” denmesi oldukça dikkat çekiciydi ve doğrudan cumhuriyeti işaret ediyordu. Sadece adı konulmamıştı. Burada yine Mustafa Kemal Paşa’nın eşsiz imzasını ve etkisini görmek mümkündü. O’nun bu tarih itibariyle içinde olduğu her girişimde seçim vardı, demokrasi vardı, cumhurun varlığına saygı ve hürmet vardı, kısaca cumhuriyet vardı. Osmanlı döneminde olduğu gibi artık en üstte hükümdar veya padişah yoktu, en üstte cumhur bulunacaktı ve onun ilkelerine saygıyı esas alan cumhuriyet idaresi olacaktı... Artık milletin üzerinde ve ondan daha yüksek bir idarî mekanizme yoktu. 23 Nisan 1920’de adına cumhuriyet denmedi, denemedi… Konjonktür buna uygun değildi, ama Nutuk’ta ve Kansu’nun hatıralarında da değinildiği gibi, zamanı gelince Cumhuriyet ilân edilecekti… 23 Nisan 1920 tarihi bir milattı ve adı konmamış olsa da, sistem Cumhuriyet ile işletiliyordu, uygulamada hep ona doğru bir gidiş vardı. Uygulamalarda hep cumhur esas alındı. Mustafa Kemal Paşa TBMM başkanlığını seçimle elde etti. Bu, inandığı demokrasinin bir gereğiydi. Seçime ve demokrasiye her zaman inandı, hürmet etti. 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu yani ilk anayasayı o yüzden kabul ettirdi. Türkiye Cumhuriyeti 1924 yılına kadar bu anayasayla yönetildi. 5 Ağustos 1921 tarihinde kendisine verilen Başkumandanlık yetkisini sadece belli bir süre için ve TBMM onayına bağladı. Demokrasiye her zaman inanan Mustafa Kemal Paşa, bu yetkinin uzatılmasından doğan yetkilerin ancak TBMM onayını müteakiben kullandı. O, siyasî ve askerî başarılarını hiçbir zaman başka bir mevkii elde etmek için baskı aracı olarak kullanmadı. Seçime ve demokrasiye her zaman saygılı oldu. 1 Kasım 1922 tarihinde saltanat o yüzden kaldırıldı, cumhura yetki verildi. Konuyla ilgili TBMM Heyet-i Umumiye Kararı şu şekildeydi: “Teşkilat-ı Umumiye Kanunu ile Türkiye halkı, hakimiyet hukuku ve hükümranlığını, gerçek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde, terk edilemez ve bırakılamaz bir surette temsile ve fiilen kullanmaya ve millet iradesine dayanmayan hiçbir kuvvet ve heyeti tanımamaya karar verdiğinden dolayı, Misak-ı Millî sınırları dahilinde Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinden başka bir hükümet şekli tanımaz. Bundan dolayı Türkiye halkı şahsî hakimiyete dayanan İstanbul’daki hükümet şeklinin 16 Mart 1920’den itibaren ve ebediyen tarihe intikal ettiğini kabul etmiştir”. Tek kişinin hakimiyetine dayanan monarşi bu suretle tarihin tozlu sayfalarına kaldırıldı. Saltanatın kaldırılışının 1 Kasım 1922 olarak değil de, geriye doğru 16 Mart 1920 şeklinde yani İstanbul’un İtilaf devletlerince işgali tarihinden itibaren kabul edilmesi, Anadolu coğrafyasında kurulan devletin, o tarih itibariyle tek güç olduğunu ve Ankara-İstanbul arasında bir ikibaşlılık olmadığını vurgulamak için metne özellikle konulmuştu. Cumhuriyetin önündeki engeller böylelikle bir bir kaldırılıyordu. Ancak bu süreç, öyle sanıldığı kadar kolayca gerçekleşmemiştir. Zira Saltanatın kaldırılmasından sonra, Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik olarak TBMM’de ciddi bir muhalefet hareketi gözlenmiştir. Erzurum, Mersin ve Samsun milletvekilleri tarafından verilen bir kanun önergesine göre, bir kişinin Mecliste mebus olabilmesi için, bir seçim bölgesinde en az beş yıl süreyle ikamet etmesi gerekiyordu ve Mustafa Kemal Paşa bir şehirde bu kadar uzun bir süre sürekli sakin bulunmamıştı. Çok güzel ve duygusal bir konuşmadan sonra TBMM bu kanun teklifine reddetmiş ve bir daha gündeme almamıştı. Ancak bu hadise, kendisine karşı olanların cüretlerini ve cesaretlerini göstermesi açısından son derece önemliydi. Mustafa Kemal Paşa bu gelişmeler sırasında bile “millî irade” kavramından asla taviz vermemiş ve ona olan inancını sonuna kadar korumuştur. Bu sırada Lozan görüşmeleri de başlamıştı. Bilindiği gibi bu görüşmeler 20 Kasım 1922-4 Şubat ve 23 Nisan-24 Temmuz 1923 tarihleri arasında iki evrede gerçekleşecek ve 24 Temmuz 1923 tarihinde barış antlaşması imzalanmıştır. Bilindiği gibi bu barış, yeni kurulan Türkiye devletinin bağımsızlığı yolundaki en önemli engellerin aşılması anlamına gelecek ve var olan devletin rejiminin ilân edilmesinde başlıca rollerden birini ifa edecektir. Görevini tamamlayan ilk TBMM’nin son toplantısını 15 Nisan 1923 tarihinde yapmasını müteakiben, Haziran-Temmuz 1923’te ülke genelinde seçimler yapıldı. Bu, Türkiye’de yapılan ikinci genel seçimdi. Birkaç bağımsız aday dışında, seçimi genel olarak Müdafaa-i Hukuk adı da verilen Birinci Grub’a ait milletvekilleri kazandı. Bunda, Mustafa Kemal Paşa’nın barışa kararlı oluşunun, halkın ve seçmenlerin bir macera istemeyişinin, muhalefetin ise somut siyasî öneriler üretemeyişinin de payı vardır. Ama hepsinden önemlisi, büyük atılımlar ve inkılap hareketlerinin gerçekleştirildiği ve gerçekleştirileceği bu nazik dönemde, Mustafa Kemal Paşa artık “macera” aramıyordu. Seçimleri müteakiben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci dönemi, 11 Ağustos 1923 günü açılmış, iki gün sonrasında Meclis başkanlığı için yapılan seçimi, ilkinde olduğu gibi yine Mustafa Kemal Paşa kazanmıştı. İkinci başkanlık seçiminde ipi Ali Fuat Paşa göğüslemişti. Aynı gün, Lozan görüşmelerinde Türk heyetine başkanlık eden İsmet Paşa’yla sürekli çekişme halinde bulunan Rauf (Orbay) Bey, başbakanlık görevinden istifa etmiştir. Yeni hükümeti Fethi (Okyar) Bey kurmuş ve 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması TBMM tarafından onaylanmıştır. Yani Lozan Barışı’nın hazırlanması ilk TBMM döneminin bir gelişmesi iken, onaylanması ikinci TBMM evresinde gerçekleşmiştir. 9 Eylül 1923 tarihinde de Halk Fırkası kurulmuştu. Kısa zaman zarfında gerçekleşen bu hadiselerin, önemli bir olayın hazırlığı olduğu çok geçmeden anlaşılacaktır. Mustafa Kemal Paşa’nın bu dönemde üzerinde durduğu en önemli hadise cumhuriyettir ve cumhuriyetin ilânıdır. 22 Eylül’de Viyana merkezli Neue Treie Presse gazetesi muhabirine verdiği bir demeçte, 23 Nisan 1920’de kurulan sistemin Cumhuriyet olduğunu, fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin yalnızca sisteme adının konması olduğunu söylemişti. Gazetenin sütunlarında, Türkiye gelişmelerine oldukça geniş bir yer ayrılmıştı. Haberin ayrıntılarında şu hususlar dikkati çekiyordu: “Yeni Türkiye anayasasının ilk maddesi şöyledir: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme kudreti, kanun yapa yetkisi, memleketin tek ve hakiki temsilcisi olan Mecliste toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir deyimde özetlemek gerekirse, bu bir devlet şekli olarak cumhuriyet idaresidir”. Bu demeç, Cumhuriyet ile ilgili gelişmelerin, Mustafa Kemal Paşa’nın kafasında şekillendiği ve bitirildiğini gösteriyordu. Artık son aşamaya gelinmiş olduğu anlaşılıyordu. Ankara 23 Nisan 1920’den, hatta Heyet-i Temsiliye’nin bu şehre geldiği tarih olan 27 Aralık 1919’dan beri merkez olarak telakki edilmişti. Özellikle TBMM’nin açılmasından sonra resmen olmasa da, Ankara yeni kurulan Türk devletinin fiilen başkenti idi. Ancak bunun adı resmen konulmamıştı. Cumhuriyet’in ilânına dair emarelerin sıkça görüldüğü TBMM’nin bu ikinci döneminde, ülkenin başkentiyle bağlantılı çok önemli bir gelişme meydana geldi. 4 Ekim’de İstanbul’da bulunan İtilaf devletleri birlikleri, Türk bayrağını selamlamak suretiyle şehirden ayrılmışlardı. Böylece İstanbul’un yaklaşık beş yıldan beri devam eden işgal süreci sona ermişti. 6 Ekim 1923 tarihinde de TBMM Orduları şehre gelmişler ve şehrin kurtuluşu resmen sağlanmıştı. Bu gelişmeyle birlikte, insanların kafasında önemli bir gündem maddesi belirdi; ülkenin resmî başkenti neresiydi? Bu fonksiyonu yüzyıllardır Osmanlı devletine başkentlik yapmış ve yeni kurtarılmış olan İstanbul mu sürdürecekti, yoksa Millî Mücadele’nin başından beri Anadolu hareketince merkez kabul edilmiş Ankara mı üstlenecekti? İşte Ankara bu gelişmelere kayıtsız kalmadı. Kafaları karıştıran bu sorunun cevabını fazla uzatmadan ortaya koymak ve resmileştirmek amacıyla, TBMM’de gerekli hazırlıklar yapıldı. Nitekim Hariciye Vekili İsmet Paşa’nın 9 Ekim 1923 tarihinde hazırlamış olduğu bir kanun teklifi, yapılan uzun müzakerelerden sonra 13 Ekim tarihinde TBMM tarafından kabul edilerek, şu şekilde kanunlaştı: “Türkiye devletinin makarr-ı idaresi Ankara şehridir”. Bu kanun, kafalardaki İstanbul mu Ankara mı sorularının cevabını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Hem Kurtuluş Savaşı’nın başından beri bu mücadeleye gönül verenlere evsahipliği yapan Ankara’nın durumu da tescil ediliyor ve başkentliği onaylanmış oluyordu. Genç Türk devletinin kurucuları, böyle bir teklifi kanunlaştırmakla, millî egemenliğin merkezini anlamlı bir tercih yaparak başkentlikle taçlandırmış oluyorlardı. Not: Konunun devamı, bir sonraki “Cumhuriyet’e Giden Yol II: Cumhuriyeti’in İlânıyla İlgili Son Gelişmeler” adlı yazıda ele alınacaktır. Prof.Dr. Enis ŞAHİN Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi |